26 Ağustos’un şafağı usul usul söküyordu. Atlas bir halı gibi serilen Afyon Ovası’na uzun uzun baktım. Sis vardı. Umut vardı. Ölüm vardı. Sonra toplar patlamaya başladı. Güm..Güm.. Güm. İleri atıldı binlerce Mehmetçik. Kimi yamalı çarıkla. Kimi cebinde annesinin koyduğu muska ile Hüseyin vardı. Sol yanımda. Uşaklı’ydı.

Anam bana yorgan dikti. Şehit olursam üstüme örtecek” derdi. Öğleye varmadan kahpe bir Yunan kurşunu buldu onu. Afyon önlerinde öylece kalakaldı. Yorganı üstüne örtüldü mü? Bilmiyorum. Biz “Vatan sağolsun” dedik. Yüzüne son bir kez olsa bile bakamadan, yüreğimizin bir yanını orada bırakarak, yanından koşup geçtik. Duracak zaman yoktu. Afyon ha düştü ha düşecekti. Öğleye doğru bayrağımız kaleye çekildiğinde herkes gibi ben de ağlıyordum. Hem Vatan’a, hem de helalleşemediğim Hüseyin’e. Yunan yakıp yıkarak çekiliyordu. 2 gün sonra Aslıhanlar önlerindeydik. Teğmen Yıldırım Kemal’in komutasına verilmiştik. İzmirliydi. Taarruz haberini yaralı yattığı Konya’daki hastanede almış, bir şekilde kaçıp Fahrettin Altay Paşa’nın karşısına dikilmişti.

-Komutanım emrinizdeyim.

En ilerdeki birlikte görev yapmak istiyordu.

İzmir’e ilk ben girmeliyim” diyordu.

İzmir’i kurtarmak bir İzmirliye yakışır”

Patlayan bir mavzer sesi ile yitip gitti Yıldırım Kemal’in hayalleri. Dizginler elinden uluca gevşedi. Sağa doğru eğildi ve atından aşağı kendini bıraktı. Göğsü kan içinde, bozkırın ortasında öylece yatıyordu. Ne gürleyen top sesleri, ne mermi vızıltıları. Aslıhanlar önünde sanki zaman durmuştu. Son bir kez baktım o yiğit askere. Duracak zaman yoktu. Ağustos güneşi artık kavuruyor, top sesleri kulaklarımı sağır edercesine patlıyordu. Elimde dipçiği kırık bir tüfek, sırtımda yamalı kaput vardı. Düşman kurt kapanına girmişti birkere. Buradan artık çıkış yoktu. Çetmili Kara Ali Çavuş’u o gün gördüm. 11 yıl önce köyünden ayrılmış, Balkanlar, Filistin, Suriye, Çanakkale derken sonunda Dumlupınar’a kadar gelmişti. Dün gece siperde boynunda yeşil bir yazma asılı genci gördü.

-Bunu nereden buldun? diye sordu.

-Anam verdi deyince. Sanki oracıkta heyecandan can verecekti.

11 yıl önce evde bıraktığı minik oğluydu karşısındaki Mehmet. Mehmet Onbaşı. Hasretle sarıldı birbirine baba oğul. Kavuşmak bugüne nasipmiş. Hama özlem giderecek vakit yoktu. Sabahına Yunan mitralyözü üstümüze mermi yağdırıyor, siperden kafamızı bile kaldıramıyorduk. Bir ara Çetmili Ali Çavuş’un yerinden fırladığını gördüm. İlk kurşunu göğsünden yedi. Dizlerinin üstüne çöktü. Son gücüyle el bombasını çekip fırlattı. 2. kursun boynuna denk geldi. Onun kanıyla açılan yoldan geçtik. Dumlupınar’da düşmanı dağıttık. Yunan Komutanı Trikopis’i bile esir ettik. Yorgunduk ama gururluyduk. Biliyorduk ki toprak şehit kanıyla sulanmadıkça vatan olmuyordu. Bugün ilerde hiç birimizin adı, mezar taşı olamayacak Ama canla kanla tarihe vurulan o damga hep yaşayacak

Türkiye Cumhuriyeti”