Takvimler 2026’yı gösterdiğinde saatler henüz 00.01’di. Yeni yılın ilk dakikaları… Kimi için kutlama mesajları, kimi için yeni umutlar, kimi için “bu yıl her şey daha iyi olacak” temennileri. Ama milyonlarca emekçi için 2026, daha ilk bir saatinde zam haberleriyle başladı. Elektrik, doğalgaz, ulaşım ve temel tüketim kalemlerine gelen artışlar, yeni yılın nasıl bir tabloyla açıldığını açıkça gösterdi. Daha maaşlar cebe girmeden, daha yılın ilk günü yaşanmadan, emekçinin sırtına yeni yükler bindirildi.
Bu ülkede artık kimse zam haberlerine şaşırmıyor. Şaşırmıyor ama alışmıyor da. Çünkü alışmak demek kabullenmek demektir. Yeni yılın ilk bir saatinde gelen zamlar, sadece fiyat artışı değildir; bir anlayışın, bir tercihin göstergesidir. O tercih her seferinde aynıdır: Kriz varsa bedelini emekçi ödesin. Takvim değişir, yıl değişir ama bu tercih değişmez.
2026’nın ilk haftasına girerken sormak gerekiyor: Bir ülkede neden yeni yılın ilk haberi zam olur? Neden emekçinin maaşına yapılacak artışlar aylarca tartışılırken, zamlar saniyeler içinde yürürlüğe girer? Neden “bütçe disiplini” denildiğinde ilk akla gelen emekçinin sofrası olur? Bu sorular tesadüf değildir. Bu sorular sınıfsaldır ve cevabı da politiktir.
Yeni yılın ilk bir saatinde açıklanan zamlar, mutfaktaki tencereye doğrudan yansır. O zam, çocuğun okul harçlığından kısılır. O zam, kış günü daha az yakılan kaloriferdir. O zam, pazarda fileden çıkarılan bir üründür. Yani zam dediğimiz şey, bir tabloda yazan rakamdan ibaret değildir; emekçinin hayatından eksilen bir parçadır.
2025’i geride bırakırken emekçiler zaten ağır bir yoksulluk baskısı altındaydı. Asgari ücret açlık sınırının etrafında dolaşıyor, kamu emekçileri enflasyon farkı adı altında yoksulluğa razı edilmeye çalışılıyor, emekliler geçinemiyor. Yerel yönetim emekçileri ise aylarca maaş alamamanın, sosyal haklarının tartışma konusu yapılmasının yükünü taşıdı. Şimdi 2026’nın ilk saatinde gelen zamlar, bu yükün daha da ağırlaşacağını ilan ediyor.
Oysa emek, bu ülkenin bel kemiğidir. Belediyede sokakları temizleyen işçi, masa başında evrak yetiştiren memur, fabrikada bant başında duran işçi, tarlada çalışan çiftçi… Hayat onların emeğiyle akıyor. Ama gelinen noktada emeğin değeri, gider kalemi olarak görülüyor. Tasarruf denildiğinde emekçi hatırlanıyor, israf denildiğinde gözler başka tarafa çevriliyor.
Yeni yılın ilk haftası, aynı zamanda bir muhasebe zamanıdır. Kim emekten yana, kim emeği sadece söylemde hatırlıyor? Kim krizi gerekçe gösterip emekçiyi hedef alıyor, kim adil paylaşımı savunuyor? Bu muhasebe yapılmadan, bu düzenin değişmesi mümkün değildir. Çünkü sorun ekonomik olduğu kadar adaletseldir.
Zamların otomatik, hakların ise mücadeleyle kazanıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Emekçiler bunu acı tecrübelerle öğrendi. Hiçbir ücret artışı, hiçbir sosyal hak kendiliğinden verilmedi. Hepsi örgütlü mücadelenin sonucuydu. 2026’nın ilk bir saatinde gelen zamlar da aslında emekçilere verilmiş bir mesajdır. Bu mesaja verilecek cevap, sessizlik değil dayanışma olmalıdır.
Yeni yıl dileklerinde “umut” kelimesi çokça kullanılır. Ama umut, boş temennilerle büyümez. Umut, emeğin karşılığını aldığı, adaletin hissedildiği bir düzenle büyür. Emekçiler sadaka değil hak istiyor. Lütuf değil insanca yaşam talep ediyor. Zamanında ödenen maaş, güvenceli çalışma, insanca ücret istiyor.
2026’nın ilk bir saatine not düşelim: Zamlar hızlı, yoksulluk derin, adaletsizlik kalıcı. Ama tarih şunu da gösteriyor; emek sustukça kaybeder, konuştukça ve örgütlendikçe kazanır. Bu yüzden yeni yıl gerçekten yeni olacaksa, bu emekçilerin mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Takvim yaprakları değişti diye hayat değişmiyor. Hayatı değiştiren, emeğin yan yana gelmesidir. 2026, emekçilerin yılı olana kadar bu gerçekleri yazmaya, söylemeye ve hatırlatmaya devam edeceğiz. Çünkü bu ülkede emek konuşmadan, adalet gelmez.