Şu babam da hiçbir şey bilmiyor canım dermiş on sekizindeki genç. Yıllar yaşamını eskitmeye başlayıp, yaşadığı nice zorluklardan sonra babasının sözlerini hatırladığında ise babam her şeyi olmasa da galiba bir şeyler biliyor diye değiştirirmiş bu düşüncesini. Hele kırklarına ulaşıp hayatı iyice tanımaya görsün. Bu kez dudaklarından gayri ihtiyari dökülürmüş şu cümle: “Meğer babam her şeyi biliyormuş”. Gerçekten de öyle. İnsan babayla geçen zamanın kıymetini bilmeli ve her sözünü tabir yerindeyse yiyip yutmalı. 90’lı yılların başında rahmetli babam Ahmet Lütfi Bey ‘i bir Göztepe maçına davet ettim. Çocukluğumdan beri beni maça götüren ve hayatı çok sevdiğim futbol üzerinden tarifle benimle iletişim kuran sevgili babamı, mesleğini eline almış, para kazanan bir avukat olarak maça götürmenin kıvancını yaşayacaktım. İlk sözü “Cebinde buna ayıracak paran var mı? oldu. “Elbette dedim, hem de her zamanki gibi kapalıya gidiyoruz. Güneşli bir pazar günü Alsancak Stadı’na girdikten sonra, yıllardır aynı köşede minder satan amcadan minderlerimizi aldık ve kapalının sağ tarafında bulunan Göztepe tribünündeki yerimize oturduk. “Baba dedim yiyecek içecek bir şeyler”? Su yeter dedi ve ekledi: “Otur bakalım, biz buraya maç seyretmeye geldik”. Ardından bana el çantasından çıkardığı iki küçük plastik su şişesiyle ne kadar tedbirli olduğunu birkez daha gösterdi. Maç başladı. Efsane Göztepe’nin fırtına gibi estiği 1960-1973 dönemini görmüş biri olarak takımın alt liglerde oynamasına kızdığından epeydir maça gelmemişti. Bu yüzden bana oyuncuları soruyor, bende şu Ali bu Veli diyorum ama her seferinde kafasını sağa sola sallayınca niyetinin isim öğrenmek değil başka bir şey olduğunu hissediyorum. Eh yaşım o sıralar “Babam her şeyi olmasa da galiba bir şeyler biliyormuş” yaşı. Dedim: “Sen galiba takımı beğenmedin ama iki dakikaya kalmaz atıyoruz, bak bu yeni santrfor İstanbul’dan transfer, felaket golcü.” Babam bir süre sahaya baktıktan sonra “Yanımıza dürbün alsaydık keşke” dedi. Hayret! Alsancak Stadı’nda tribünler sahaya çok yakın, acaba ne demek istedi diye düşünüp cevabı bulamayınca “Neden böyle dedin diye sordum”. “Senin şu santrforu arıyorum, yarım saat oldu hazret ortada yok” demesin mi. Devre bitince izlenimlerini sorduğumda :“Top oynamamız lazım oğlum dedi, bir de oyun planı olmalı mümkünse. Bak bizimkiler sadece ambara duvara orta yapıyorlar. Rakibin iki stoperi de dev gibi ve senin övdüğün golcünü futbol deyimiyle kucaklarına almışlar, kıpırdatmıyorlar. Hemen atıldım: “Yalnız babacığım adamlar kapalı defans yapıyorlar ama sen meraklanma hoca iyi dedim, çözer şimdi sıkıntıyı” Gözümün içine baktı: “İnşallah ama bu adamlar dediklerin deplasmana gelmiş, elbet sıkı defans yapacaklar, düşüneceksin bu olasılığı, senin önce adam gibi oyun oynayıp bu direnci kırman lazım dedi. Ayrıca iki tarafta da öyle yetenekli topçu yok ki şöyle en azından seyir zevkini tattırsın bize. Bu gidişle zor görünüyor, hayal kurma, bir puanı al cebine koy, kontra yemediğine şükret” dedi. Tamam dedim. Babam bir şeyler biliyor ama her şeyi de bilmiyor. Seyir zevki dediği ne ola ki? İkinci devre başladı bizimkiler aynı tas aynı hamam. Top orta sahada evelenip gevelenip dolaştırılıyor ve gol pozisyonu bulunamıyordu. Derken 80. dakikada rakibin pırpır sağ açığı babamın sözünü ettiği kontra atakta topu ağlarımıza bırakıverdi. Hadi bu sefer bütün takım ailece yüklenip maçı doldur boşalta çevirdik ama saniyeler hızla tükeniyor ve duvar tenisi oynuyormuşuz gibi her top defanstan geri dönüyordu. Bilirsiniz, o anlarda oyun aklı uzakta bir yerlere taşınır gider ve çatlasanız geri dönmez. Takım ite kaka sonuca ulaşmaya çalışırken, bir yandan da rakip lehine en ufak bir düdük çalan hakeme çullanıp maçı onun üzerine yıkmayı hedefler. Neyse bir karambolde artık el mi oldu ne, hakemin verdiği penaltı kararı akabinde 1-1 berabere kalıp puanı kurtardık. Birebir dedikleri çıkmıştı babamın. Maçtan sonra yolda ben hala:“Bu maç olmadı ama görürsün haftaya şu şunu yenecek biz de ötekini yenersek şampiyonluk yolu açık diyordum ki babam: “Bak oğlum dedi gerçeklere gözlerini kapamakla ne maçtan ne de bu dünyadan zevk alabilirsin. Hayal kurarak gidebileceğin tek yer ancak rüyadan uyandığın anda bulunduğun yerdir. Kaldı ki ben geçtim kazanmaktan söyle bakalım asıl “seyir zevki” verecek ufacık bir şey var mıydı bugün? Ne zekâ ürünü bir saldırı planı, ne takım olarak bütünleşip oynama isteği ve ne de gözümüzün pasını silecek özel bir yetenek. Bugün kazara kazansak bu kendimizi aldatmaktan başka bir şeye yaramayacaktı. Kaldı ki futbol oyununda seyir zevkini hiç yabana atma. Hayatta her şey kazanmak değildir. İnsan biraz olsun güzellikler görmeli ve onlardan keyif almayı bilmeli.”
YILLAR GEÇTİ
Yıllar geçti. Bugün o hayatta değil ve ben onun o günlerdeki yaşındayım. Görüyoruz işte, sahada puan, saha dışındaysa hemen her şey aslanın ağzında değil midesinde çünkü ister yaşamda isterse dişlilerinin her biri bilenmiş bıçağı andıran endüstriyel futbol çarkındaherkes sadece kazanmaya oynuyor. Yıkarak, yok ederek, kazanma adına çirkinleşerek, öndeyken yere yatıp zaman geçirerek, gerideyken akla gelebilecek her türlü pisliği yaparak. Hele arkadan vurmak, oyuna güç yetmiyorsa paranın ve belli mevkilerin gücüne sığınmak iyice sıradanlaştı. Kala kala elimizde yalnızca sevgili babamın dediği seyir zevki kaldı bu kıraç arenada. Bundan ötürü de gittiğimiz maçta belki seyir zevkine değer bir şeyler bulabilirsek ruhumuzun susuzluğuna birkaç damla keyif düşer diyeceğim ama babama söz verdim efendim, fuzuli yere hayal kurmak yok. Bu arada unutmadan düşünceleri önce “babam hiçbir şey bilmiyor” dan “babam her şeyi olmasa da bazı şeyleri biliyor galiba”ya ve yaş alıp hayatı tanıdıkça da “meğer babam her şeyi biliyormuş” a evrilmiş biri olarak bugün çevremdekilere ne diyorum biliyor musunuz efendim: “Ah şimdi babam yanımda olsaydı!”