Haberi ilk duyduğumda kulaklarıma inanmamıştım. 
Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılında, bir daha asla yaşanmayacak bir yılda, Lig Şampiyonu Galatasaray ile Ziraat Türkiye Kupası’nı kazanan Fenerbahçe arasında oynanacak Süper Kupa finali,  İstanbul’da ya da Anadolu’nun herhangi bir şehrinde değil, Suudi Arabistan’da oynanacaktı. 
Bu deli saçması, bu ahmakça fikri kim fışkırtmıştı ortalığa? 
Suudi Arabistan, söz gelimi Almanya gibi Türk nüfusunun yoğun olduğu bir ülke miydi? 
Hayır!
Ulusal futbol seviyesi dünya ölçeğinde gelişmiş bir ülke miydi?
Hayır!
İlişkilerimizin iyi olduğu bir ülke miydi?
Hayır!
Türk dostu insanların yaşadığı bir ülke miydi? 
Hayır oğlu hayır!

TÜRK NEFRETİ İLİKLERDE

Bilakis tarih boyunca bize olan nefretini hiç saklamamış, bizi hep arkadan vurmuş, kralları Ankara’yı ziyarete geldiklerinde Anıtkabir’e gitmemek için bin türlü mazeret üreten, Osmanlı’dan kalan ne kadar tarihi eser varsa yakıp yıkmış, ayaklarının altındaki petrolü bile emperyalizmin dümen suyu dışında kullanamayan, Vahhabiliği Türkiye’de yaymak isteyen ve daha birkaç yıl önce dünyaca ünlü bir gazeteciyi İstanbul’daki Başkonsolosluk binasında öldürdükten sonra asitle yok eden bir ülkeydi. 
Bizim dilimizde de Araplarla ilgili –hemen hepsi nokta atışı doğruyu yansıtan- çok sayıda vecize bulunmakta idi. 

HANGİ KAFANIN FİKRİ BU? 

Galatasaray ve Fenerbahçe gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi köklerine sıkı sıkıya bağlı, keskin bir rekabet içerisinde olsalar da bu temelde rahatlıkla buluşabilen iki köklü kulübü, Suudi Arabistan’da Süper Kupa finali oynatmak hangi kafanın ürünü idi? 
Bu kararı veren ruhu “Araplaşmış”ların kimler olduğunu bu sütunlarda sorgulamıştık. (Bknz, Ege Telgraf 23,10,2023) yazımızı “Yazıklar olsun Galatasaray ve Fenerbahçe yönetimlerine” cümlesiyle bitirmiştik. 
Ve o lanetli gün gelip çatmıştı.  
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası Mustafa Kemal Atatürk’ü Araplar ile pazarlık konusu yapacak kadar alçalan, acınacak duruma düşen, acz içindeki Türkiye Futbol Federasyonu yönetiminin sol yanağına Galatasaray’dan, sağ yanağına Fenerbahçe’den okkalı bir tokat geldi. 
Her iki takımımız kendilerine yakışanı yaparak Atatürk’ün resminin olduğu tişörte ve sözlerine bile tahammül edemeyen Vahhabi artıklarını arkalarında bırakarak ülkemize döndüler.

DURSUN BAŞKANA YAKIŞAN… 
 
Galatasaray’ımızın Başkanı Sayın Dursun Özbek’in, “Atatürk tartışmaya kapalı çizgimizdir. Gerekirse kupayı Fenerbahçe’ye verebilirsiniz. Biz çekiliyoruz.” cümlesi, Türk futbol tarihine altın harflerle geçecek, Galatasaray’ın DNA’sını yansıtan bir cümledir. 
Şimdi..
Bu olay oldu bitti mi? 
Haydi artık önümüze mi bakalım? 
Elbette hayır! 
Bu rezaletin bir numaralı sorumlusu olan ve derhal istifa etmesi gereken (bu satırların yazıldığı saate kadar hâlâ görevinde olan)  TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi’nin cevap vermesi gereken on puanlık sınav sorusu şu: 
Mehmet Büyükekşi, Cumhuriyetimizin 100. yılında oynanacak bu tarihi maçı bedevi çölünde oynatma fikrini hangi “mantıklı” gerekçelere dayandırdı? 
Ve elbette…
Bu vatandaşı TFF’nin başına kimlerin hangi gerekçe ile aday gösterdiği ve kimlerin seçtiği sorgulanmalı. 
Geçmişine bakmak bile onun hakkında fikir edinmek için kifayetli idi oysa… 
Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin en başarısız, en sönük başkanıydı.  
Futboldan bihaber olduğu halde, Gaziantepspor’a başkan oldu ve orada da hiçbir varlık gösteremedi. İlk yaptığı iş, kulübün “Gazişehir Gaziantep” olan adındaki “Gazişehir” kelimesini atmak olmuştu. 

ELİNİ ATTIĞI HER İŞ KURUDU

Havacılık sektörüne ilgisi uçağa binmek ile sınırlı olan Büyükekşi, THY’de yöneticilik yaptı.
Ve yarım akıllı Fetullah ile hala aydınlanamayan ilişkisi…
15 Temmuz hainliğine kadar yarım akıllı Fetullah’ın azılı savunucuları arasında olan Büyükekşi, devran dönünce birden karşıtı oluverdi. Mesleğimizin onurlu kalemi Tolga Şardan, Büyükekşi’nin cep telefonunda ByLock uygulamasının yüklü olduğunu ortaya çıkarmıştı. Gazeteci Candaş Tolga Işık’ın canlı yayınlanan programında bu yöndeki soruya, “Benim iki telefonum var. Özel kalemimde olan telefonda yüklüydü, şahsi telefonumda yüklü değildi.” cevabını vermişti. 
Bu yayından bir süre sonra Mehmet Büyükekşi’nin “özel telefonunda da aynı uygulamanın yüklü olduğu” anlaşıldı. Spor yorumcusu Ahmet Çakar, bu yüklemeyi doğrulayan belgeleri telefon numaralarını vererek canlı yayında açıklamıştı. 
Nereye el attıysa kurutan Büyükekşi’nin yönetiminde Türk futbolu tarihinin en büyük krizlerini yaşadı ve yaşıyor. 

İZMİR’E BEKLİYORUZ… 

Böyle bir profili Orhan Şeref Apak’ların, Şenes Erzik’lerin, Erdenay Oflas’ların, Mazhar Zorlu’ların, Hasan Doğan’ların, Mahmut Özgener’lerin oturduğu koltuğa kimin layık gördüğü de elbette tartışılmalı ve sorgulanmalı. 
Ve önerim: 
İzmirliler olarak  uzunca süredir Galatasaray ve Fenerbahçe’ye hasretiz. 
Bedevi çölünde oynanmayan bu maçın, ATATÜRK’ün şehrinde, ATATÜRK Stadı’mızda ve GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK KUPASI adıyla oynanmasını istiyoruz. 
Çok şey mi istiyoruz?

+++++

“OSMANLI HAYRANLARI”NA ORTAYLI’DAN OSMANLI TOKADI 

Son dönemde bir Osmanlı hayranlığıdır gidiyor. 
Okurların yanlış anlamasını istemem. 
“Osmanlı düşmanlığı yapalım, geçmişimizi yerden yere vuralım” demiyorum elbette. 
Ancak tarihi analiz ederken, geçmişte yapılan hatalardan ders almak, daha önemlisi saçma sapan söylentileri “tarihi gerçekler” olarak yutturma alışkanlığından vazgeçmemiz gerek. 
Birkaç gün önce İstanbul’un göbeğinde, Gazze’ye destek mitingi adı altında yapılan ve şeriat hezeyanlarının havada uçuştuğu gösteriyi izlediğimde düşünmeden edemedim. 

OSMANLI OLMAK İÇİN… 

Osmanlı ve hilafet çağrıları yapanlar, ortalama eğitim seviyesi “Ortaokul 2 terk” olan necip milletimizde ne derecede etki yaratıyordu. 
Cehaletin kutsandığı bu dönemde biz bilime ve yetkinliği tartışılmayan bilim insanlarımıza kulak verelim. Türkiye’nin yaşayan en büyük tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı, Osmanlı’da Türklüğe nasıl bakıldığını bakınız nasıl anlatıyor: 
“Osmanlı diye insan yoktur, Türk vardır, Çerkes vardır, Kürt vardır, Gürcü vardır ama Osmanlı yoktur. Osmanlı olunmaz Osmanlı doğulur, onun için de “Osmanoğulları’ndan” olmanız gerekir. Bu da bir millet değil ailedir. Kendi soyunu inkâr edip de taht sahibinin soyunu benimsemek bir tek bizim ülkemizde görülüyor sanırım. 
Kimliğini yitirip bir aile adının boyunduruğu altına girmeye heves edenlerin vecizesi. Ancak kul köle olmayı bilenlerdir bunlar. ‘Osmanlıyım’ diyenler bunları da bilmek zorundadır. 

1920’DE TÜRKİYE MANZARASI

1920’de nüfus 12 milyon dolayındaydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köyün 38 bininde okul yoktu. Traktör yoktu; Hititler’den kalma kağnı ve kara saban kullanılırdı. 5 bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar da insanlar da kırılıyordu. Yaklaşık 2 milyon sıtmalı, 1 milyon frengili ve 3 milyon trahomlu insan vardı. 
Anadolu’da verem, tifüs, tifo salgını kol geziyordu. Doğan her beş bebekten biri, 1 yaşına gelmeden ölüyordu. Ortalama yaşam süresi 40 yıl kadardı. Memlekette doktor sayısı 337, ebe sayısı 136 eczacı sayısı 60 idi. Diplomalı diş hekimi yoktu. Limanlar, madenler, demiryolları yabancılara aitti. Toplam sermayenin yalnızca yüzde 15’i Türk sermayesi sayılabilirdi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan yalnızca dört fabrika vardı: Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez, Beykoz Deri. 
“Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras” listesinde 85 milyon lira (600 ton altın) borcu da unutmayalım. Elektrik yalnızca İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı 1500 kadardı. Kadın, insan değildi. Veremle boğuşan halk ahırda yatarken, Osmanlıcıların yere göğe sığdıramadıkları 2’inci Abdülhamid’in (yaş olarak çoğu çocuk sayılacak yaşta) 16 karısı vardı. Osmanlıcıların “dedemiz” dedikleri Abdülmecid’in de 22 karısı vardı. 
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. 
Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak ya da çalınmış, gemilerle, trenlerle Avrupa müzelerine götürülmüştü. 
Takvim ve zaman birliği de yoktu; kimisi güneş batarken ‘grubi saat’i esas alıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi güneşin tümüyle battığı ‘ezani saat’i esas alıyordu; kimisi ‘zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. 

“ÖZLENEN” TABLO BU MU? 

Kimisi ‘Hicrî Takvim‘ kullanıyordu, kimisi ‘Rumî Takvim’ kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda, farklı saatlerde yaşıyordu.
 Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne Ortaçağ’dan kalma ağırlık ölçüleri dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne de uzunluk ölçüleri… 
Erkeklerin yalnızca yüzde 5’i, kadınların binde 5’i okuma – yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan zaten üçü okula gitmiyordu. 4894 ilkokul, 72 ortaokul ve yalnızca 23 lise vardı. Ülkedeki liselerin tümünde salt 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. 
Tek üniversite vardı, Darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilimden çok uzaktı. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Kelimelerin yalnızca yüzde 5 kadarı Türkçeydi. Arap alfabesiyle Türkçe yazmaya çalışıyorlardı. 
“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik..” falan deniyor ya.. İbrahim Müteferrika’dan başlayarak 150 yılda basılan toplam kitap sayısı yalnızca 417’ydi ki, zaten, ülkeye matbaayı getiren Abraham Müteferrika da Macar kökenli bir devşirmeydi.”

+++++

ADANALI SULTAN ANA’NIN MUSTAFA KEMAL’E ADAĞI 

Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ümüze ait ve pek az bilinen anektotları uzun süredir ihlam ediyordum. Yeni yılın ilk yazısında, Adana’da yaşanan muhteşem bir görüntüyü, tarih yapraklarından çekip çıkararak sizlere sunmak istiyorum… 
Atatürk’ün duygu dünyasında Adana’nın hep ayrı bir yeri olmuştu. 
Kurtuluş Savaşı’nın zihni hazırlığını bu güzel şehirde başlatan Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanması sonrasında da Adana’yı pek çok kez ziyaret etti. 
15 Mart 1923’teki ziyaretini müstakbel eşi Latife Hanım ile birlikte yapmıştı. 
Adana’da o gün yer yerinden oynamıştı. 
Adanalı gazeteci yazar Ferit Celal o gün yaşanan duygu selini şöyle aktarıyordu satırlarına: 
“Atatürk zaferden sonra Adana’ya ilk kez geliyordu. Ortalık mahşer yeri gibiydi. Çizmelerinin tozuna yüzlerini sürmek isteyenleri zorla topraktan ayırabiliyorlardı. O büyük ve mütevazı kurtarıcı kendinden geçmiş halkı selamlayarak Hükümet Konağı’nın merdivenlerine yöneldi. 
Tam o sırada bir köylü kadınının kucak dolusu sarı çiçekle ve nefes nefese merdivenleri çıktığına şahit olundu. Paşa kadını görünce durmuş, yanına gelmesini beklemişti. 
Kadıncağız tarif edilemeyecek bir hayranlıkla onun gözlerine tutuldu ve bir müddet dalgınlık içerisinde yerinden kımıldayamadı. Sonra bir ana şefkati ile şu cümleler döküldü dudaklarından:
-Ah benim çakır oğlum! Yolunu bir deli gibi bekledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan yoldum. Eğ başını! O sarı altın saçlarını öpeyim. Bu benim adağım, umduğumu çok görme!
Mustafa Kemal Paşa’nın yüzüne büyük bir huzur ve neşe yayıldı. Başını kadına doğru eğdi. Köylü kadın bu sarı başı bağrındaki sarı çiçeklerin üzerine bastırdı. Kokladı ve öptü. Sonra da sarı fasulyeleri ayağının altına serperek “Adağım yerini buldu. Koca yiğidim, tuttuğun altın kılıcın keskin olsun. Her muradın yerine gelsin.” dedi. 
Bu köylü kadın cephelerde kahramanlığı ile tanınan Sultan Ana idi…
+++++

HAFTANIN SÖZÜ 

“Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.” 
Mustafa Kemal Atatürk