Okurlarımız mutlaka anımsayacaktır. 
Özellikle 2018 yılı Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında daha yüksek sesle dile getirilen “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” teorisini eleştiren çok köşe haberleri kaleme almıştık. 
Bu yazılardan birinin (Bknz, Ege Telgraf, 15 Temmuz 2019) başlığı “Faiz düşerse enflasyon düşer” teorisini uygulayalım, bu merakımızın neye mal olacağını görelim…” idi. 
Sayın Cumhurbaşkanı 2018 seçimleri öncesinde, “Siz bu kardeşinize verin yetkiyi, faizle dövizle nasıl uğraşılır görün” demişti. 

DÖVİZLE EPEY UĞRAŞTIK 

Bu açıklamayı iş dünyasının en tepesindeki oda ve borsa başkanlarının katıldığı bir toplantıda yapmış, kıymetli başkanlarımız da alkışlamıştı.
Aradan geçen beş yılı aşkın sürede, faizle dövizle epey uğraşıldı. 
Sayın Cumhurbaşkanımızın dünya iktisat literatürüne armağan ettiği “Faiz sebep, enflasyon neticedir” vecizesine inanmayanlar, hatta küçümseyenler çoğunluktaydı. 
Ama alkışlar da esirgenmiyordu. 
Beş yılın sonunda, Merkez Bankası’nın 750 baz puanlık tarihi faiz artışı ile bu teorinin artık tarihteki yerini aldığı anlaşılıyor. 

BİR KARAR VERİN…

    Ancak askıda soru imleri, merak uyandırmayı sürdürüyor: 
    Türkiye’yi enflasyonda dünya liderliğine taşıyan, Kur Korumalı Mevduat (KKM) icadı ile yüz milyarlarca TL serveti yoksuldan alıp varsıla transfer eden;  döviz kurlarına tarihi yükselişler yaşatan, çarşıyı pazarı yangın yerine çeviren bu sistemi destekleyenler…
Acaba bugün ne düşünüyor?
Öyle ya...
“Nass” gerekçesi ile faizin zorla ve adeta Merkez Bankası’na dayak atılarak düşürülmesine alkış tutanlar ile bugün faizin 750 baz puan artırılmasına alkış tutanlar aynı vatandaşlar. 
Sormak hakkımız olsa gerek: 
“Bir karar verin, faiz sebep, enflasyon sonuç mu?”

+++++

 

KISKANILACAK YÖNLERİMİZ 
HANGİLERİ, MERAK EDİYORUM…

Yaşamımın hiçbir anında, ülkemin Avrupa Birliği’ne kayıtsız şartsız teslim olmasını isteyen biri olmadım. Türkiye 2004 Aralık ayında Lüksemburg’da yapılan AB zirvesinde, “müzakere tarihinin tarihini” aldığı zaman, Ankara’nın göbeğinde gündüz vakti havai fişekle kutlama yapılmasını, zafer naraları yapılmasını eleştirdim. O zaman sevinç gösterisi yapanların, bugün en keskin AB karşıtı olduğunu görmek ise şaşırtmıyor beni. 
Gümrük Birliği’nin “21. Yüzyıl’ın kapitülasyon anlaşması olduğunu” anlatan kaç yazı yazdım, kaç TV programı yaptım, inanın sayısını bile anımsamıyorum.  Bizi 60 yılı aşkın süredir bekleme odasında tutan AB ile müzakere sürecinin milli çıkarlarımız, evrensel hukuk ve kalkınmışlık değerleri ekseninde yürümesi gerektiğine inandım hep… 

ORTA OKUL TERKİZ

Bugün geldiğimiz noktada, iktidar kanadında dile gelen söylemler, yaklaşık 20 yıl sonra başladığımız yere döndüğümüz anlamına geliyor. Hükümet ve AKP ile angajman ölçüsünü kaçıran basın organlarına ve yazarlarına göre “Türkiye’nin gelişmesini istemeyen, bizi kıskanan güçlerin bir oyunu” bu… 
İlginç ve ciddi ciddi sorgulanması gereken bir akıl yürütme bu… 
Eğitim kalitesinde, bilimde, inovasyonda, sanatta, spor dallarında, gelir düzeyinde, servet-sefalet uçurumunda, gelir dengesizliğinde durumumuzu anlatmaya gerek var mı? 
İsteyen okurlara rakamları hemen gönderebilirim… 
“Orta okul terk”  ortalamasında bir eğitim seviyesine sahibiz ülke olarak... 
Yapılan tüm bilimsel araştırmalar, öğrencilerimizin yarısının okuduğunu dahi anlamadığını gösteriyor. Yani bugün “güvence” olarak gördüğümüz genç nüfusumuzun, iyi eğitilmediği ve mesleki donanıma sahip olmadığı takdirde nasıl büyük bir tehlike olabileceğinin farkında mıyız? 
OECD'nin uluslararası öğrenci değerlendirme programı (PISA), “Öğrenci ferahı” araştırmasının sonuçlarını yayınladı. 72 ülkeden 540 bin öğrencinin katıldığı çalışmaya göre, en mutsuz öğrenciler Türkiye'de.

RAHATSIZ DEĞİLİZ 

Şehirlerin ekonomileri kalkınsın diye ha bire üniversite açıyoruz, bilimde ve teknikte geldiğimiz sonuç ortada. 
Uluslararası ölçüde bilinirliğe ve başarıya sahip marka sayımız, bir elin beş parmağını geçer mi emin değilim. 
Sokakta, trafikte, ticarette kuralları sürekli çiğneyen, kendimize göre yorumlayan bir kafaya sahibiz. 
Köprü, otoyol, tünel, gökdelen gibi yatırımları kalkınmışlık göstergesi olarak algılıyoruz. 
Milli gelirimiz, şişirilmiş haliyle bile on beş senedir 10 bin dolar sınırına takılıp kalmış düzeyde. 
İş kazalarında, çocuk istismarında ve kadına karşı şiddette dünyada “lider” ülkelerden biriyiz. Dikkat çekici olan, toplumun bir kesimi dışında bu durumdan pek de rahatsız görünmüyoruz. 

 VE GAZETECİLİK…

Ve bizim mesleğimiz… 
Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre, basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 155’inci sıradayız. “Gazetecilik yapmanın zor olduğu ülkeler” kategorisinde yer alan Türkiye hakkında düşülen notta “en ürkütücü ülkelerden biri” tanımlaması yapılıyor.
Daha onlarca başlık sayabiliriz ama vaktinizi almayayım. 
Böyle bir manzara içinde kıskanılacak yönlerimiz hangileri, doğrusu çok merak ediyorum. 

+++++

 7066a390-4448-4e31-a1cf-d1efe985fe82

HERKESİ “ATATÜRKÇÜ”
YAPAN DISNEY’E ALKIŞLAR…

Cumhuriyetimizin 100’üncü yılını kutlamamıza tam bir ay kaldı. 
Daha önce de ifade ettiğimi anımsıyorum, böyle bir 100’üncü yıl hayal etmemiştim. 
Eminin hiçbirimiz hayal etmemiştik. 
Derin bir ekonomik krizin pençesinde olan, 10 milyonu aşkın mültecinin demografik yapısını alt üst ettiği, kaba siyasetin kulakları ve zihinleri tırmaladığı, iyi eğitim almış gençlerin yurt dışına kaçmak için fırsat kolladığı, üç beş milyar dolar  borç para versinler diye Arap şeyhlerinin önünde el pençe divan bir ülke… 

RİYAKAR SERSEMLER

Bizlere özgür bir yurt armağan eden kurucu liderlerimizin, elbette başta Mustafa Kemal Atatürk’ün kemiklerini sızlatıyoruz. 
O büyük devrimcinin 100 yıl önce bu milletin zihnine nakşettiği vizyonun çok uzağındayız. 
Onun devrimci fikirlerini, ülkesine ve milletine olan sevgisini özümsemek, bugünlerde en çok ihtiyacımız olan duygu olsa gerek.  
Cumhuriyet’in 100’üncü yılına armağan olan “Atatürk” filminin tanıtımını merakla izlerken bunları düşündüm. 
Ve içimizdeki riyakâr sersemlere isyan ettim. 
Daha düne kadar Atatürk’e ve bu ülkenin kurucu babalarına hakaret üstüne hakaret edenler…
“Yunan galip gelseydi” diyecek kadar rahmetsizleri göklere çıkaranlar…

GARDIROP ATATÜRKÇÜLERİ

Disney Plus’ın “Atatürk” yapımını uluslararası gösterime kapatmasıyla bir anda “Atatürkçü” kesildiler. Yine gardıroptan Atatürk elbiseleri çıkarıldı, tozları silkelendi ve yalaka bedenlere sığdırıldı. 
Nadir Nadi’nin bu kepazelikleri gördükten sonra “Ben Atatürkçü Değilim” başlıklı kitap yazmasına imrendim bir kez daha.
İşte bu rezilce ikiyüzlülüğün kanıtı: 
RTÜK verilerine göre, son 5 yılda Atatürk’e yönelik küfür, aşağılama ve hakaret nedeniyle yapılan 2 bin 672 şikâyetin sadece 4’ü hakkında karar verilebildi. 
En büyük Türk anası Zübeyde Hanım’ın iffetine dil uzatacak kadar şerefsizleşenlerin, imdadına bu kez Disney Plus yetişmişti. 
Ne diyelim…
Disney Plus’a baskı yapan Ermeni diasporasına teşekkür edelim. 
İçimizdeki bu binbir suratları bir kez daha önümüze serdiği için…

+++++

HAFTANIN SÖZÜ 

Bireyler istedikleri hayata ve hayallerine ulaşmak için güçlü lider istiyor değiller. Sorunlardan, risklerden kaçınmak için güç ve otoriteye razı oluyorlar. 
Bekir Ağırdır