“Bu cinayeti aydınlatmak devletimizin namus borcudur.”
24 Ocak 1993 günü işitmiştik bu cümleyi. 
Türk basınının kutup yıldızı Uğur Mumcu’nun haince katledildiği o karlı Ankara günü, olay yerine giden ve ağlamaklı bir tonla söz veren dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, “Bu suikastın faillerini ve arkasındaki güçleri bulmak devletin namus borcudur” demişti. 
Samimi miydi, bilemiyorum. 
Ama devlet, sözünü tutmadı.
O borç, tam 30 yıldır alacak hanemizde yazıyor…
Tahsil edilmeyi bekliyor…  

AH DORUKHAN, AH!

Bu girizgâhı yapmamın sebebi, karanlık bir cinayete kurban giden Dorukhan Büyükışık… 
13 Mayıs 2018 tarihinde İzmir’in Narlıdere ilçesi 2. İnönü Mahallesi Özkarakaya Caddesi üzerindeki bir lüks konut inşaatının şantiye sahasında katledilen Dorukhan, henüz 26 yaşındaydı. 
Muhteşem bir eğitime sahipti. 
İkisi Türkiye’de, biri ABD’de olmak üzere üç üniversiteyi bitirmişti.
Üç yabancı dili ana dili gibi konuşuyordu. 
Geleceği pırıl pırıl bir Türk genci idi.
Karıncayı dahi incitmeyecek kadar naif, ailesinden aldığı harçlıklardan biriktirdiği paralarla Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği burs fonuna bağış yapacak kadar eğitim aşığıydı.
Gördüğü her hayvanı seven, onları besleyen, tedavilerini yaptıran bir hayvanseverdi. 
Aynı zamanda bir spor aşığı ve doğaseverdi. 
Narlıdere’de çoğu kez hep aynı güzergâhta yürüyüş ve koşusunu yapardı. 

ATATÜRK ASKERİNE YAKIŞAN… 

“Armut dibine düşermiş” derler… 
Bir Atatürk generalinin oğluydu Dorukhan. 
Hem de tek evladı.
Babası, Emekli Tümgeneral Ethem Büyükışık, sicili ve kariyeri başarılarla dolu bir Türk subayı idi. 
Meslek yaşamının önemli bir bölümü yurt içi ve yurt dışı operasyonlarında geçmiş, yurt dışında pek çok kritik görevde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Türkiye Cumhuriyeti’ni başarıyla temsil etmişti. 
Hava İndirme Tugayı, Komando Tugayları ile Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda çok kritik görevler icra etmişti. 
Tümgeneral rütbesi ile Isparta-Eğirdir Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı yapmıştı. Aynı rütbedeki emekliliği öncesindeki son görev yeri ise Belçika–Mons’ta bulunan NATO Başkomutanlık Karargahı’nda Türk Milli Askeri Temsil Heyet Başkanlığı idi. 

13 MAYIS 2018 SABAHI…

İzmir’in Narlıdere ilçesindeki mütevazı evinde ağız tadıyla, huzurlu bir emeklilik hayalleri kuran Ethem Büyükışık, 13 Mayıs 2018 sabahı gelen bir telefonla yatağından fırladı. 
Tek oğlu Dorukhan Büyükışık, evlerinin 600 metre ötesindeki lüks bir rezidans inşaatında cansız şekilde yatıyordu. 
Meslek yaşamının hemen tümü benzer olaylara tanık olmakla geçmiş Ethem Büyükışık, biricik evladının cansız bedenini gördüğü anda, büyük bir acı ve şaşkınlığı eş anlı olarak yaşıyordu. 
Adliye ve Emniyet kayıtlarında “27 metre yüksekten düşme kaynaklı ölüm” olarak geçen bu vak’a düpedüz cinayetti. 
Gazeteciler gibi adli vak’alara tanıklık eden, dava dosyası okumasını az çok bilen, mantıksal çerçevesini zihninde oluşturabilenlerin rahatlıkla tahmin edebileceği gibi; 27 metre yüksekten düşen yetişkin bir bireyin bedeninde kırılmadık tek kemik kalmaz, daha ötesinde vücut bütünlüğü tamamen bozulurdu. 
Ancak Dorukhan’ın bedenine bunlardan eser yoktu. 
Elbisesi tertemizdi.

DÜŞME DEĞİL, CİNAYET

İzmir Adli Tıp Kurumu’nın otopsi raporunda, yüksek düşme ya da darp nedeniyle ölüm olasılığına vurgu yapılmış, bu ayrımın netleşmesi için kapsamlı bir polis soruşturması gerektiğine atıfta bulunulmuştu. 
İzmir Adli Tıp Kurumu’nda yapılan otopside görevli bir doktorun, Dorukhan’ın yüksekten düşme kaynaklı ölmüş olamayacağını belirtmesinden, bu yazının yazıldığı ana kadar; cinayet filmlerini yarı yolda bırakacak kadar akıl almaz, sır dolu, gizemli ilişkilerle örülü olaylar dizisi birbiri ardına yaşandı. 
Dorukhan’ın inşaat demiri ile şiddetli vurma kaynaklı olarak, sekiz kaburga kemiğinin kırık olduğu ve bu durumun iç organlarında ağır tahribata neden olduğu anlaşılmıştı. 
Uzun süredir basından izlediğim ve çok ilgimi çeken bu olayın tüm detaylarını, Emekli Tümgeneral Ethem Büyükışık’tan dinledim. 
Ethem Paşa ile iki saate yakın süre görüştüm, acısına hem tanık hem ortak oldum… 
Çoğu kez duyduklarıma inanamadım.
Boğazım düğümlendi. 
Tek evladını böylesi bir cinayete kurban veren bir babanın, nasıl olup da bu kadar güçlü ve metin olabildiğine inanamadım. 
Özür dileyerek bazı can acıtıcı sorularımı ve tahminlerimi de kendisi ile paylaştım.

DOSYA BİLARDO TOPU GİBİ

Kimseye zararı olmayan, tertemiz bir genci kim ya da kimler, neden öldürmek isteyebilirdi? 
Olayın yaşandığı andan, bugüne kadar geçen beş yılı aşkın sürede…
Adli Tıp, Emniyet, Adliye, Jandarma Kriminal arasında adeta bilardo topu gibi bir oraya bir buraya savrulan cinayet dosyası bir türlü aydınlatılamıyordu. 
Hiç kimse, “Böylesi kalitede bir gencin, bir gece yarısı evinin yakınındaki bir inşaatta ne işi olduğunu” sorgulamıyordu. 
Yine hiç kimse, İzmir Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şubesi polislerinin çektikleri 400’a yakın fotoğrafın ve tespit kamera kayıtlarının iki buçuk sene boyunca neden dava dosyasına gir(e)mediğini merak etmiyordu. 
Olay Yeri İnceleme’den Adli Tıp uzmanlarına, Narlıdere İlçe Emniyet Müdürü ve personelinden Cumhuriyet Savcılarına, Jandarma Kriminal uzmanlarından inşaatta o gece bulunan ve ifade vermeleri yıllarca engellenen işçilere kadar hemen herkes adeta sözleşmişçesine bu olayın basit bir yüksekten düşme –hatta intihar- olarak kabul edilmesi için akıl almaz bir çaba harcıyordu. 
Soruşturmalarda adeta ipe un seriliyor, evraklar uykuya yatırılıyordu. 
Gerçek dışı bilirkişi raporları yazılıyor, daha sonra bu raporların yalan olduğu kanıtlanıyordu. 
“Yalan olduğu kanıtlanan” ve dava dosyasına giren raporlardan biri, Adli Tıp İhtisas Kurumu ve 3’üncü Üst Kurul’un hiçbir gerekçe göstermeden ve gerçek dışı dosya bilgileri ile yazdığı rapordu. 
Olay anında Dorukhan’ın yanında olan cep telefonu, ilk olay yeri fotoğraflamalarında varken, sonraki fotoğraflarda görünmüyor, kimyasal madde ile bir güzel (!) temizleniyor, üzerindeki parmak izleri ve Dorukhan’ın DNA kalıntıları tamamen yok ediliyordu.
HTS raporlarına göre Dorukhan’ın GPRS verileri saat gece 01.31’de telefon bulunduğu yerde kalıyor ve 7 saat boyunca hiçbir şekilde yer değiştirmiyordu. 
Cinayet mahallinde hiç kimsenin elini sürmemesi gereken delillerin başında gelen bu cep telefonu, sabah 8:30’da Dorukhan’ın aracına taşınıyor, sonra aracından alınarak inşaatın çatı katına konuluyordu. 
Cinayetin yaşandığı inşaatta tam 19 kamera vardı ama her nedense bu kameraların görüntüleri de dava dosyasına gir(e)miyordu.
Dosyanın kapağını açan Polis Müfettişleri, dava dosyasına bakan savcılar, süratle farklı illerde alıyorlardı soluğu…

EŞİNE BİLE SÖYLEMEDİ

İçindeki kuşku bulutları günden güne büyüyen Ethem Büyükışık, beş yıla yakın süre -acılı eşi de dâhil olmak üzere- tek bir kişiye bile bilgi vermeden bu sır dolu cinayeti çözmeye adadı kendisini. 
Dava dosyasına girmeyen, adeta sihirli bir el tarafından girmesi engellenen önemli delilleri iğne ile kuyu kazar gibi buldu, pek çok eksik parçası olan resmi tamamladı. 
Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Başsavcısı, Ethem Paşa’nın önünde ceketini ilikleyerek, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına sizden özür diliyorum Paşam” cümlesini kurmak zorunda kaldı. 
Bu yürekli Atatürk subayının yaşadıkları, bir adalet arayışı değil sadece. 
Bu ülkeye yurttaşlık bağı ile bağlı, hukukun önce vicdanlarda uç verdiğini bilen herkesin “Acaba hiçbirimiz güvende değil miyiz?” sorusunu sorduğu bir olaydan söz ediyoruz. 

İNŞAAT ŞİRKETİ NEDEN SUSKUN?

Ve cinayetin gerçekleştiği olay yerinin sahibi olan inşaat şirketi… 
Aradan geçen beş yılı aşkın sürede adeta “ört ki ölem” dercesine, sanki bu olaylar hiç yaşanmamışçasına İzmir’de iş yapmayı sürdürüyor. 
Hemen her gün basında yer alan bu gizemli olaylar dizisinin, hem kendilerinin hem de şirketlerinin algı ve itibarlarına nasıl zarar verdiğini umursamıyor. 
Ancak sorulması gereken asıl soru şu: 
Büyük olasılıkla, inşaatta görevli bir işçinin faili olduğu bu cinayet; neden, nasıl, hangi gerekçe ile ve ısrarla yok sayılmak isteniyor?
Son yıllarda maalesef sıklıkla tanık olduğumuz tarikat ya da cemaat bağlantısı mı öne çıkıyor? 
Neden, neden, neden…
Askıda kalan soru imleri canımızı yakıyor, sinirlerimizi bozuyor, Dorukhan’ın tertemiz ruhunu incitiyor, ülkemize ve devletimize olan inancımızı tarumar ediyor. 

GÖREV YÜKSEK BÜROKRASİDE

Şimdi görev, devleti yöneten siyasi iktidarda ve bürokratlarda…
Olayın yaşandığı sırada İzmir Valisi olan, görev döneminde başarılı çalışmaları ile tanıdığımız Sayın Erol Ayyıldız, bugün Emniyet Genel Müdürü.
Birkaç hafta önce sütunlarımıza konuk ettiğimiz, “İzmir’e yeni atanan Valimiz, nasıl biri?” sorusunu, tanıkların ağzından yanıtladığımız Sayın Süleyman Elban, İzmir’in yeni Valisi. 
İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili olarak son derece kritik ve başarılı soruşturmalara imza atan Fatih Mutlu Tosun, bugün İzmir Cumhuriyet Başsavcısı. 
Çok başarılı bir meslek yaşamı olan, narkotik kökenli ve son derece tecrübeli polis şefi Sayın Celal Sel, bugün İzmir’in yeni Emniyet Müdürü. 
Göreve başladığından bugüne çetelere ve organize suç örgütlerine adeta göz açtırmayan, hemen her gün yüreklerimizi ferahlatan Ali Yerlikaya, bugün İçişleri Bakanı. 
Uzun yıllar boyunca TBMM Adalet Komisyonu’nda başarılı çalışmalarına tanık olduğumuz Sayın Yılmaz Tunç, bugün Adalet Bakanı.
BU KIYMETLİ İSİMLERİN TÜMÜ, DORUKHAN BÜYÜKIŞIK CİNAYETİ VE SONRASINDA YAŞANANLAR HAKKINDA ÇOK DETAYLI BİLGİ SAHİBİ. Kendilerinden ricamız ve beklentimiz, devletine karşı tüm edimlerini harfiyen yerine getiren vatandaşların “devletine olan güvenini ve inancını korumalarını” sağlamaları ve bu menfur cinayetini mutlaka aydınlatmaları… 
Bugün itibarıyla…
Adalet Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ile İzmir ve İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılıklarında işlenen suçlara ilişkin dokuz 9 farklı adli ve idari soruşturma yürütülüyor.
Yüksek bürokratlar ve bizzat İçişleri Bakanı Sayın Ali Yerlikaya; bu soruşturmaların hukuka, adalete, akla ve vicdana uygun şekilde sonuçlanması için inisiyatif kullanmalı. 

ÖLÜM UYKUSUNA MI YATACAĞIZ?

Cinayeti işleyen, işleyenleri koruyan, dosyaya sahte deliller sokan, hedefleri değiştiren, dosyaya el atan yürekli polis ve savcıları görevden uzaklaştıran kimlerse bulmalı ve Türk Milleti adına hesap sormalılar. 
Beş yıl boyunca acısını yüreğine gömerek bir istihbaratçı titizliği ile tek başına çalışan Ethem Büyükışık ve evlat acısı ile yüreği hâlâ kor gibi olan eşinin acısını dindirmeliler. 
Yoksa…
Yoksa hiçbirimizin güvende olmadığı inancı kökleşecek ve eli kanlı katillerin yaptıkları yanlarına kâr kalacak.
Yoksa hepimiz ölüm uykusuna yatacağız.  
Bir daha kalkmamacasına…

+++++

HAFTANIN SÖZÜ 

“Bizim milletimiz ve hükümetimiz, adalet fikri ve adalet anlayışı noktasında hiçbir uygar milletten aşağı değildir.”
M. Kemal Atatürk